Yukarı Çık
Abdullah R. ELÇİ

Abdullah R. ELÇİ

Topraktan yaratılan insan, toprak kaplarda yemek yiyor, toprak küplerde su içiyordu.

YAZ AYLARINDA KÖYDE DAM YATILARINDA

26 Mart 2018 Pazartesi 15:04:24
6762 kez okundu.

Çocukken nedense en çok yaz aylarını severdim!

Yaz demek; köyde hasadın toplanması demek!

Yaz demek; kavun, karpuz, üzüm demek!

Yaz demek; özgürce koşturup çocukluğun tadını çıkarmak demek!

Yaz demek şehirden Köye göç demek köye kaçmak demek!

Yaz demek…

Bir zamanlar doğduğum köye sık sık gider gelirdim.

‘Hani Köyden indim şehire..’ diye bir film vardı ya…

Benimkisi de; ‘Şehirden indim köye…’ idi.

Nasıl diyeyim?

Aklımın ermediği bir zamandan tutunda erdiği zaman ve sonrasında sık sık köyün yolunu tutardım.

Babamın memuriyetinden dolayı yani mecburiyetten dolayı şehre göç ettiğimiz günden beridir

atalarımın toprağına gider gelirim.

Dedemi, ninemi, halamı, teyzemi, dayılarımı ve onların çocuklarını, akranlarımı görmek demek köye gitmek demekti.

Köyde yaşıtlarımla, atın kuyruğundan kıl çekip fak yapmak, o faklarla serçe yakalamak, güvercin yakalamak, keklik yakalamak bir çocuk için büyük bir sevinçti.

Köyün çocuklarıyla didişmek, kavga etmek, yeri geldiğinde dayak atmak yeri geldiğinde Güleş(güreş) tutmak, dayak yemek, meydan okumak...

Horoz dövüştürmek, çoban köpekleri olan Gureyhlerikışşşkışş…Deyip, biri birine bırakmak, kapıştırmak!

Eşek yarıştırmak, at koşturmak, ortalığı karıştırmak.

Bostana girip karpuzların kırmızı olup-olmadığını test etmek için,elimizdeki sopa ile gövdelerinden ikiye yarmak, bostanı hulluharam etmek!

Gizlice fıstık ağaçlarına tırmanmak, o çata çat öğle sıcağında, sızma girişiminde bulunmak!

Yakalanmadan bıttım koparmak, fıstık koparmak.

Yakalanmadığımıza tam sevinelim derken, babamın amcası ApéAbdo köy girişinde durdurularak arama taram sonrası kontrolden geçmek. O da yetmez ayakkabılarımızın ayaklarımızdan çıkarılarak numaralarını kontrol etmek, büyük bir olasılıkla ayak izimizden tanınıp, fıstık faresi olarak yakalanmak.

İşte yaz ayı benim için biraz da bunları ifade ediyor.

Onun için annemle, kardeşlerimle Sadık’ın Kamyonuna atladığımız gibi, köylerden geçe geçe yaz aylarının ikindi vaktinde anca köy de olurduk.

Köy postasının yolunu gözleyenler sanki bir sınır ülkesinde gelen misafirleri karşılarcasına köy postasının başına üşüşürlerdi.

Kabacığ Köyününnewalını çıkar çıkmaz, tozu dumana katan köy postası, bir serap gibiuzaktan uzağa köylülerin gözüne görünürdü.

Şehirden birkaç saattir çıkmış olan köy Postası gelir tam da Köy okulunun yanı başında dururdu.

Okulun gölgesinde serinleyenlerin ve diğer bekleyenlerin yüzlerinde inanılmaz derecede bir mutluluk ifadesi belirirdi.

Şehirden gelen eş-dost akrabaların yanı sıra, 2-3 gün önceden şehirden sipariş etmiş oldukları eşyalarda gelmiş olurdu.

Unutulanların olursa onlarda üzülür bir gün sonrayı beklerlerdi.

Posta Kepirce ve Saluca yolcularını indirdikten sonra bu defa Yaylak yoluna girer tozu dumanı birbirine katardı.

Bizde bir koşuyla kendimizi ninemizin evine, kucağına atar ellerini öper hayır dualarını alırdık.

Bir kaç dakika öylece dona kalırdık ara ara sevinçten ağlardık.

En çok akşam saatlerini severdim hele yaz aylarında ki o dam yatılarını unutmak mümkün mü?

Yün döşek, yün yorgan, çeşitli kuş motifleri ile işlenmiş kanaviçeli yastıklar…

Ahhh! Sabaha kadar köpek, baykuş, cırcır böceğinin sesi, eşek anırmaları, at kişnemeleri arasında yıldızların altında uyumak…

Yıldızlar ki elini uzatsan dalından elmayı koparacağın mesafede durmuş gibi…

O zamanlar köyde içmeye bile pek su yok,

Sulama hiç yok, nem yok…

Yazın, toprak nasılda şerha şerha çatlardı.

Gündüzleri bir buhardanlık gibiydi çölden esen o sıcak rüzgar ve sık sık serap gören gözlerimiz o zamanın tanıklarıydı. Ve tek tük de olsa rüzgar çıkardı ikindi vakitleri.

Toplardı etraftaki çeri çöp, samanı,  tozu toprağı, sonra bunlar upuzun bir hortum olurdu, uzardı gökyüzüne doğru…

Hortum freni patlamış, yokuş aşağı giden bir araba gibiydi, silip süpürür önüne katardı ne gelirse… Sonra çok uzaklara gider gözden kaybolurdu dalaz.

Akşama yakın bir vakitte çok az bir su avuç içine doldurularak sağa sola serpiştirilir etrafını tozu alınır, evin sekisi süpürülür hafif nemlendirilirdi. Bütün bunlar toz olmasın toz kalkmasın diye yapılırdı.

Niye? Çünkü su çok kıymetli onun için sadece ya ağıza alınarak püskürtülür, ya avuca alınır, ya da tasla hafif hafif etrafa serpilirdi, anlayacağınız su tasarrufu.

Yapı malzemesi kerpiçti. Tıpkı insanın ilkel hayattan, yerleşik hayata geçişindeki gibi…

Topraktan yaratılan insan, toprak kaplarda yemek yiyor, toprak küplerde su içiyordu.

İşte toprakla bu kadar hemhal olan insana da ancak toprak bir evde yaşamak yakışır.

Toprak eleklerle elenir, seradlarla kabası alınır, sonra çatlamasın diye toprağa saman karıştırılır, dört tahtadan mütevellit (tıpkı tabut gibi) bir kalıba dikdörtgen bir şekilde bu kalıba dökülerek kerpiçler elde edilir, yaş olan bu kerpiçler, yazın sıcağında güneş altında kurutulmaya bırakılırdı.

Daha sonra evin yapımında, ağılın ve ahırın yapımında gomık’ın yapımında kullanılırdı.

Evin tavanında yani dam kısmında ise,  Fırat kenarında kendiliğinden yetişen gerzlerle ve kocaman kocaman merteklerle, yerine göre, süpürge otu ile kapatılırdır.

Tüm bunların üzerine de tekrardan toprak atılarak evin üstü kapatılırdı.

Az olmakla beraber, dışardan dama çıkmak için, yine kerpiçten ya bir merdiven yapılırdı ya da tahta bir merdiven kurulu kullanılırdı.

En çok tercih edilen de tahta merdivendi çünkü dama hayvanların, çocukların çıkılmaması tercih edilirdi çünküfazla ağırlıktan veya inip çıkmadan dolayı, evin damı hafifde olsa sarsılır, sarsıldıkça toprak dökülmesi, aşınması sonrasında çabuk bir şekilde çökmesine neden olabilirdi.

Ninemle dayımın evi biri birine bitişikti ama ninemin şilteleri dayılarımdan ayrıydı.

Şilteler genelde evin oturulup kalkılan ve çokça kullanılan odasında değilde, aynı oda içersinde arka tarafta ki odaya açılan başka bir iç kapıdan girilirdi.

Buraya Kürtçe Hanipaşın, yani arka oda derlerdi.

Burada sadece yataklar olmazdı aynı zamanda zahireler de koyulurdu.

O yıl içersin de gelen ürünleri istiflemek, arpa, buğday, mercimek, collık, çuvalları, hırarlar olurdu. Evin sahibesi gelin olurken, yanında getirdiği çeyiz sandığı, su küpü, sadeyağ küpleri, pekmez tuluğu vb. eşyaların çoğu da burada tutulurdu.

Bu oda da taka vardı ama pencere olmazdı, buranın ışık görmemesi, karanlık olması tercih edilirdi çünkü aynı zamanda bir nevi kiler görevi de görürdü.

Zaten yukarıda zikredilen ürünlerin bozulmaması için de tam da böyle bir yer gerekliydi.

Dışarda yaz aylarında 45-50 derece sıcakta, burası buz gibi serin olurdu.

İnsanoğlu; ister şehirde yaşasın ister köye de, ister kasabada yaşamış olsun, kendi yaşam tarzının pratiklerin, deme - yanılma yoluyla ve uzunca bir zaman süresi içersinde bulmuş olmalı bu buluş hayatına tatbik etmiş olmalı.

Şehir çocuk için bir hapishanedir. Özgürce koşup oynadığı, her şeyin doğalıyla temas ettiği o günler unutmak tabi ki mümkün değil. Onun için köyden evimize kim misafir gelirse gelsin, gidene kadar kalbimiz pır pır atardı. Acaba nasıl olurda annemizden izin alır, bizde gelen misafirlerle köye gideriz diye… Çoğu zaman gelen misafirlerin ardından saatlerce ağladığımız olurdu… Hem de hıçkıra hıçkıra!

Annem durumun farkında olduğu için, bizi bir şeylerle oyalar, biz tam ona odaklanmışken, hafif bir kapı sesi duyulurdu.

O an aldatıldığımızı anlardık. Şimdi o günleri hatırlıyorum da… Bütün hücrelerimde duyumsadığım bir sessizlik buruk bir tebessüm ve ömrümün geriye sarılmış bir filmin kopyası bütün bunlar…

Sadece seyrediyorum… Zaten başkaca elimden bir şey de gelmez.

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.