Yukarı Çık
Süleyman Elgün
Süleyman Elgün
Abdullah R. ELÇİ

Abdullah R. ELÇİ

Ona-buna malzeme olmak, çok da güzel bir durum değil!

FACEGRAFİK FOTOĞRAFLAR…

12 Ocak 2018 Cuma 17:36:56
614 kez okundu.

Merak ediyorum ve acaba diyorum; Fotoğrafı icat eden zat/zatlar, fotoğrafın gelecek de, bu kadar popüler olacağını tahmin etmişler midir?

Fotoğrafın ve bunları çeken makinelerin icadını gerçekleştirenler bunun insanın hayatında bu kadar yer kaplayacağını kurgulamışlar mıdır?

Adına fotoğraf dediğimiz bu icat, aslında uzun süren bir deneme/yanılmanın ve çalışmanın sonucudur. Fotoğraf makinesi tüm büyük buluşlar gibi, sadece ve sadece bir kişinin buluşu bir kişinin fikri değildir.

Bir fikrin vücut bulması, vücut bulduktan sonra sahada uygulama aşamasına geçilmesi, ancak ve ancak değişik kişilerin, değişik grupların çalışmaları sonucudur.

Resmin, fotoğrafın geçmişi mağara dönemi insanlarına kadar uzar.

O dönem insanları, çevresinde gördükleri nesneleri, hayvanları, kısacası canlıları bir şekilde beyinlerinde canlandırarak, buldukları herhangi bir kesici delici alet ile mesela çakmak taşı ile mağara duvarlarına resmetmişlerdir.

Yine Urfa’dan bir örnek verecek olursak mesela 12.000 yol önce Göbeklitepe’de tapınağı inşa eden o dönemin insanı, salt 30-40 tonluk ve tek parça blok halindeki bu taş kütleleri öylesine dikmek suretiyle bu tapınağı inşa etmemişlerdir.

İnşa sürecinde diktikleri bu stellerin üzerlerine, çevrelerinde gördükleri çeşitli hayvan figürlerini, değişik alfabe harflerini çağrıştıran şekilleri de kazımışlardır.

Çevresinde ki her şeye meraklı ve duyarlı olan insanoğlu, inşa ettiği böylesi ve benzeri devasa sanatsal yapıların üzerlerine resim ve fotoğrafında konusu olan nesneleri sergilemişlerdir.

Bu görsellerin içersin de üç boyutlu olanlar bile vardır ki, bunlar günümüze kadar ulaşmış ve günümüz insanında bile hayranlık uyandırmaya yetmiştir.

Bir bilim adamı burayı yani Göbeklitepe’yi tanımlarken şöyle bir tanımlamada bulunuyor;

‘O dönem koşullarını göz önünde bulundurduğumuzda bu olay tıpkı günümüzde uzaya mekiğinin keşfi kadar kıymetli ve bu keşfe eşdeğer bir buluştur!’ diyor.

Her ne kadar resmin, fotoğrafın geçmişini mağara devri insanına kadar geriye götürsek de, geçen zaman süresi içersinde parça parça ve uç uca eklenen buluşların sonucunda günümüze bu haliyle ulaşmıştır.

Gerçek manada fotoğrafın vücut bulması, hayalden-gerçeğe, elle tutulma safhasına geçmesi1826 yıllarından gerçekleşiyor. Fransa’nın Chalon-sur-Saone şehrindeki Joseph Nicéphore Niepce adındaki bu ilk fotoğraf sanatçısı da sayılabilecek olan kişi, oturduğu yerden, evinin penceresinden, dışarıdaki manzarayı çekmeyi başarıyor ve uzun bir zaman sonrasında, insanoğlu somut bir görüntüyle ilk defa karşılaşmış oluyor.

Mucit Niepce bu denemesinde sonra üç şey düşünüyordu.

-Çektiğinden daha keskin ve daha belirgin bir görüntü elde etmek.

-Görüntünün çok daha uzun bir zaman sürecinde saklanması bunu kalıcı hale getirmek.

-Renkleri olduğu gibi yansıtabilmek.

Ne yazık ki mucit Niepce, bunları yapabilecek kadar uzun yaşamadan öldü.

Onun yerine 1829’da ortağı, iş arkadaşı, Louis Jacques Mandé Daguerre, onun yapmış olduğu çalışmaları bir şekilde geliştirerek 1839’da tam başarıya ulaştı.

1839 tarihinde Fransız Bilimler Akademisi Fotoğraf makinesinin icadını tüm dünyaya şu sözlerle duyurdu:

“Sayın Baylar, doğa ışık aracılığıyla bir yüzeyin üzerine geçirildi.”

Evet.

‘Doğa ışık aracılığıyla bir yüzeyin üzerine…’ geçirildiği günden beridir gelişiyor.

Günden güne yeni buluşlarla günümüze kadar ulaşıyor.

Çağımız artık dijital çağ bu dijital devrimi gerçekleştiren insanoğlu, dur durak bilmeden bilimsel çalışmalarına devam ediyor.

Fotoğrafın Dijital yani sayısal devrime erişmesi, elbette büyük bir devrim.

‘küçül de cebime gir…’ sözünü haklı çıkartırcasına,fotoğraf daha da küçülerek cebimize girdi.

Bugün cep telefonlarına giren ve günden güne de farklı yeniliklerle ivme kazanan fotoğraf, kendini aştığı gibi onu kullananlarında kendilerini aşmalarına neden olmaktadır.

Hele ki son yıllarda, bir selfie hayranlığı var ki, insanoğlunda hastalığa dönüşmüş durumda.

Sektör öyle bir hızla gelişti ki selfie çekimi, yani Türkçe deyimle; özçekim öyle bir hal aldı ki bu çekimin çubuğu bile milyonlarca satmaya başladı.

Meraklı İnsanlar bu selfie çubuğunu alıp, bir yerlerine sokup, sokuşturmaya, taşımaya başladılar.

Tabi bu çılgınlığın bir kaç sebebi var, en başta geleni ise özçekimin yaygın olarak kullanıldığı Sosyal medya platformlarına fotoğraf yetiştirmek.

Burada yapılan paylaşımlar bu işin ana damarını oluşturuyor.

Anında selfi çekiyorsun hoopp bir-iki saniye sonra paylaşımını arkadaşların;

Papua Yeni Gine de

Man adasında,

Malta adasında,

Mikronezya adasında beğeniyor, icap ederse yorum yapıyor.

Dünya böylesine küçülünce, insanoğlunun kendine olan hayranlığı, ne yazık ki hastalığa dönüşüyor.

Masallarda pirenin kulağına giren mercimek adam, oraya sığmaz oluyor, eşeğin kulağına giriyor orada kendine bir yer kapma yarışı içerisine giriyor günümüzde.

Geldiğimiz son safha bu…

Her şey iyi güzel hoş da…

Fotoğraf dijitalleşince

Hele bir de cebe girince

Ve önüne gelen her vatandaş da fotoğraf çekince,

Sosyal medyada paylaşmaya kalkınca

Sanki kötü fotoğraf, iyi fotoğrafı kovdu gibi…

O da yetmezmiş gibi

Cepten 3-5 fotoğraf çeken arkadaş tutup profiline; ‘sanatçı’ yazınca

Fotoğraf tuhaf kokmaya başladı.

Masraf okkalı iken piyasada olmayan bazı vatandaş tipleri,

Beleşleşen ve dijitalleşen bu devrime adeta balıklama atladı.

Böylece yüzbinlerce hatta milyonlarca fotoğraf sanatçımız oldu.

Tabi hal böyle olunca,

Her şey ortaya saçılınca,

Bu sanat gelişeceğine yozlaştı!

Giderek kıymeti düşmeye

Sanatsal anlamda kof bir durumun ortaya çıkmasına neden oldu.

Şimdi bana diyeceksiniz ki;

Bu beleşleşme insanlar için bir hobi oldu mu?

Tabi ki evet.

Oldu, hem de çok güzel bir hobi oldu lakin hobinin de cılkını çıkartıyorlar.

En tazesinden başlayacak olursak,

Geçen hafta Urfa Kalesinin yan, Çift kubbenin ön tarafı, çift mağaranın yukarısından bir arkadaş, kayanın üzerinden atlayıp fotoğraf çekmek isterken,  dengesini kaybederek, 30-40 metreden aşağıya düştü ve öldü.

Geride gözü yaşlı çocuklar, yüreği yaralı bir eş bırakarak ebediyete göç etti.

Bir fotoğraf uğruna, adeta ölüme atlayarak, tanıyan tanımayan herkesin yüreğini yaktı.

Haber ulusalda, yerelde günlerdir konuşuluyor.

Bu çılgınlık öyle bir hal almış ki,

Geçmiş yıllardan da hatırladığım kadarıyla

Yine başka bir yerde, iki genç asfalt yolun ortasında, selfie çekerken,aracın altında kalarak can vermişlerdi.

Bu ve benzeri onlarca yüzlerce haber var basında, hangi birini sayalım ki…

Onun için dikkatli olmak lazım,

Durduğun yeri, çekim yaptığı yeri,

Arkasını-önünü iyice kontrol etmek lazım,

Yoksa en ufak bir hata insanın hayatına mal olabiliyor.

Bir hiç uğruna,

Bir iki kare fotoğraf çekme uğruna,

Hayatı riske etmeye değmiyor.

Uyanık olmak lazım,

 

Hele ki yüksek yerlerde,

Özelliklede kalelerde, apartmanların balkonlarında ve yükseklik arz eden birçok yerde,selfie çekerken çok dikkatli olmak lazım çünkü kendini çekeyim derken, yüzünü telefona dönüyorsun, arka tarafından bihaber oluyorsun, arkanda uçurumun olduğunu o anda unutuyorsun,

bu da büyük bir risk beraberinde getiriyor.

Face malzeme olayım derken,

feci ölüme malzeme olmamak lazım!

Tifitire malzeme olmak için yukarda tizik atmamak lazım

Twist atmamak lazım!

Duygularımız aklın önüne geçtiği andan itibaren, her şeyi ama her şeyi unutuyoruz!

Hele ki birileri yanımızda ise bu kız arkadaşımız veya arkadaşlarımızın arkadaşları ise hepten hava atma moduna giriyoruz,

Allah korusun, feci bir şekilde ölüme davetiye çıkarabiliyoruz.

Anı yakalamak güzel ama

Ona-buna malzeme olmak, çok da güzel bir durum değil!

Dikkatli olmak lazım.

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.