Yukarı Çık
Süleyman Elgün
"Belediye hesap verebilir olmalıdır!"
5 Aralık 2018 Çarşamba 09:40:14
Türkiye Kent Konseyleri Birliği Hukuk Müşaviri Av. Cüneyd Altıparmak, “Yönetişim için meşruluk yetmez. Bir şart da hesap verilebilir olmaktır. Bir karar verdi belediye, bunun tüm süreçlerini ortaya koyabilmelidir. Özellikle harcamalarının neler olduğunu bir hesap olarak ortaya istenmeden koymalıdır. Denetime açık olmalıdır. Vatandaş harcamaları sorduğu zaman sizden cevap alamıyorsa bu ilke yok demektir” dedi.

Yerel seçimler yaklaşıyor, aday belirleme süreci devam ediyor.

Aday adaylarının arasındaki yarışı, adayların belirlenen vaatlerini, seçim kampanyalarını, seçim süreci bağlamında yaklaşan belediye seçimlerini, belediye başkanlarının dikkat etmesi gereken hususları, vatandaşın yönetim sürecine nasıl katılacağını Ajans Urfa olarak; çeşitli sivil toplum kuruluşlarında başkanlık yapan ve Türkiye Kent Konseyleri Birliği Hukuk Müşavirliğini de yürüten Av. Cüneyd Altıparmak ile konuştuk…

 

Yerel seçimler neden bu kadar önemli?  Ayrıca milletvekili seçimlerine oranla yerel seçimlerde parti ve aday faktörü dengesi nasıl sağlanmalı?

Siyaset, seçim, adaylık, aday adaylığı gibi kavram gündemi yoğun biçimde meşgul ediyor. Siyaseti çok seviyoruz. En ilgisizi bile ilgili.  Bu bir ülke gerçeği,  başka toplumlarda böyle değil.  Bu kadar ilgili olmamıza rağmen  bu kavramların toplumda yeterli veya doğru anlaşıldığı konusunda bir takım tereddütlerim var. Zira, siyaset olarak nitelediğimiz kavram, partilere özgülenerek açıklanıyor. Seçim süreçlerine dayanılarak yaşanıyor. Oysa, siyaset toplumu dizayn eden, yöneten, yönlendiren mekanizmanın tümü. Siyaset partilerden ve seçimden fazlası yani. Ancak, biz genellikle partiler alanına yoğunlaşıyoruz. Pek tabiidir ki, partiler siyasal sistemin vazgeçilmez öğeleri ve başroldeki aktörleridir. Ancak, siyaset dediğimiz kurum, sadece buralarda şekillenmez veya şekillenmemelidir. Bu bağlamda, düşünce gruplarının, sivil toplum örgütlerinin, uzmanların, aydınların da olacağı bir zeminin doğması için çaba sarf edilmelidir. Şimdi bunları neden söylediğimi düşünüyorsunuz, ya da belki soru ile alaka kuramadınız.

 

Evet, açarsanız iyi olur.

Seçimler neden önemli şeklindeki sorunun iyi anlaşılması için doğru bir siyaset tanımı getirmek gerekir, salt partiler üzerinden bakarsak seçimler o gün başlayıp biter. Ancak, bir nevi güvenoyu, halka sorma, halkın kaderini tayin etmesi olan seçimler hem irademizin sandığa yansıması açısından önemli, aynı oranda bir adayı tercihimizi beyan etmemiz noktasında mühim. En çok da, yetkiyi vermemiz adına kutsal bir süreçtir. Ancak eksik kalan seçimlerden sonra, bu seçimde yaptığımız tercihin orada bırakılması o noktada kalmasıdır. Yani seçim sürecinde seçmen arasındaki yakınlık, seçimden sonra “tercih” adını alınca, bir anda büyük bir uzaklığa vesile olmamalıdır. Bu bir anda “halka sorma”, “fikir alma” veya en genel adıyla “katılım” noktasının zaafa uğramasıdır. Yerel seçimler de, bir kentin kendi kaderini tayin etmesinin adıdır. Ancak, seçimin, çağdaş normlara uygun olması için “halk ile istişare” kanalları açık biçimde devam ettirilmesi şarttır. Seçimler önemlidir ve bir hürriyet ifadesidir, ama daha iyisi seçimden sonraki katılımın olmasıdır. Seçim, oy verme gününden sonra tercihe dönüştüğünde, tercih eden ile tercih edilen arasındaki bağın açık kalması veya kalmaması aslında tüm mesele. Siyaseti partiye indirgersek bu doğal sonuç çıkıyor. Ama külliyen bir sistem olarak görürsek ki  bu bireye, topluma yük yüklüyor, bu da  “katıl ve düzelt” diye ifade edebileceğimiz bir durum bence.

 

Parti ve aday faktörü…

Milletvekilliği ile belediye seçimleri sistem olarak da, partilerin aday belirlemesi noktasında çok faklı. Milletvekilliğinde, adaylar oluyor. Bir liste yarışı söz konusu. Ama seçmeni cezbetmek kolay, adaylardan her birini iyi dağıtırsanız toplumun nabzını tutabiliyorsunuz. Fakat yerel seçimler aday-parti uyumunu gerektiriyor. Her tercih bir vazgeçiştir. Yerel seçimler bu açıdan risk barındırıyor. Çok sevilen tanınan biri yerine sıradan birini aday gösteremiyorsunuz. Ama milletvekili listesinin bir sırasındaki adayın tanınmaması önemli değil. Diğer birkaç aday majör ise, seçimi silip süpürüyor. Yerel seçimlerde bu riski bertaraf etmek için belediye meclisinin doğru dizayn edilmesi gerekiyor. Yani Başkan adayı ve partinin uyumu kadar, gösterilen adayın halktaki karşılığının önemli yerel seçimlerin kazanılması için çok önemli. Bunu isabet ettiren seçimi kazanır.

 

‘SORUN ADAYIN SEÇİLİNCE SÖZÜNÜ UNUTMASI’

Yani siyasi partiler seçimden sonra vatandaşı unutuyor mu?

Partilerin işi seçime hazırlanmak, kazanmak ve yönetmektir. Onların vatandaşı unutması konusunu söylemiyorum. Bahsettiğim husus tam tersi partilerin üzerine düşeni yaptığı ancak katılım konusunun seçilenlerce göz ardı edildiğidir. Bu başkan başaramadı dediğimiz kimselerin, bu halde gelmelerindeki en büyük faktör, seçildikten sonra, istişare kanallarını unutması ve katılımı önemsememesidir. Bu partilerin değil, artık seçilen kişinin sorunu haline dönüşüyor. Bugün tüm partiler, katılımcılığı, şeffaflığı, yerelliği, istişareyi, diyalogu salık veriyor. Adayken bunlara söz veren kişi, başkan olunca bunlara uymuyor, unutuyor, önemsemiyor… İşte sorun bu. Bunu en az unutana başarılı diyoruz. Bu da bizim çelişkimiz.

 

Seçilince ne oluyor peki?

Ahlak, din ve hukuk aslında aynı şeyi istiyor. Ancak yaklaşım tarzları farklı. Üçünün de ortak noktası bence samimiyet. Samimiyet ne peki. Bence samimiyet, kişinin söylediklerini içselleştirmesi. Yani söylediği şeye inanması ya da inanarak söylemesi ve yapması bundan taviz vermemesi.  Ya belirttiğim değerleri içselleştirmiyor, ya da etrafını saranlar onu bunun gereksizliğine inandırıyor. Ya da en tehlikelisi bence bu: seçim kazanmak için her yol mubah deniyor.

 “Oysa ilkeli insan, ilkesine bağlı kalmakla hep kazanır. İlkeli olmak başlı başına bir kazançtır.”

 

Ne yapmalı peki sizce aday veya seçilen kişi?

Çok komplike bir soru. Birkaç bileşeni var cevabının. Önce, seçimi kazanması lazım. Kazanırken bir ekip oluşturması. Oluşturduğu ekiple iş başına gelince onları küstürmeden bu sefer belediyeyi yönetecek ekibi ihdas etmesi lazım… Ve bunu öncelikle iyi seçmesi lazım. Kendisinin ne yapabileceğini, neyi başkasının yapması gerektiğine karar vermeli. Bundan sonra da emaneti ehline teslim etmeli. Ehli derken, liyakatten bahsediyorum. Kim layık ona bakmalı. Günümüzde düşülen en büyük hata, iş veya görev tevdi ederken, “kim bana daha bağlı” sorusunu sorup ona cevap aranması ve buna göre belirlenme yapılması. Bunun için iyi bir insan kaynakları havuzunun olması lazım. Bir başka durum ise, yeni gelenin eskinin tüm müktesebatını reddedercesine  “eskiyi silmeye” kalkması. Eski bir hafızadır. İyi bir yönetim sistemi kurmak için de, herkesin yani görevde olan herkesin bir alternatifinin olduğunu bilmesi gerekir. Birde görevdeki şunu hissedecek, bu işi benim kadar iyi bilenler var ve beni takip ediyor, en ufak bir hatamda bu görevden alınmam olasıdır. Bunun için özellikle yerel seçimlerde başa geçecek kimselerin “belediyecilik geçmişi olan kimseler ile” yol yürümesi lazım. Ancak bunlara belirli oranda yeni isimleri aşılayarak, yeni bir dönem için kadro yetişmesini de ihmal etmemelidir. Hayat, yenilerin ve eskilerin karşılaşması ile gelişir, önemli olan bu ikisi arasında doku uyumunu sağlayan bir yönetim anlayışının ihdas edilmesidir.

 

Belediye başkanlarının projeleri bağlamında önemsediğiniz başlıklar neler?

Mesela, ben katılımcılık ve istişare kavramlarını çok duymak ve ete kemiğe bürünmüş bir biçimde sistemleştirilmiş önerisini görmek isterim adaylardan. Bu bence en büyük proje. Yol, üst geçit, tramvay bunlar artık tip proje halini aldı neredeyse. Şirketler bu süreci yürütüyor. Siz sadece karar veriyorsunuz o kadar. Bunlar artık övünülecek belediyecilik hamleleri değil. Zaten yapılması gerekenler yani.  Benim için kültür, sanat, eğitim daha gerçekçi geliyor. Kişiyi besleyince toplum değişir. Yamalı yol da iş görür ama boş bir kafa kadar tahrip edici bir bomba yoktur. Neyse, dediğim gibi en büyük projenin bir diğeri en önemlisi de belediyeyi doğru yönetmek. Söze gelince “istişare kanallarını açık tutacağız”, “birlikte yöneteceğiz” vs. lafızları görüyorum. Ben de soruyorum bu  kadar nüfus var ve sen kiminle neyi istişare edeceksin. Nasıl yapacaksın bu istişare işini. Soruyorum, cevaplar tatmin edici gelmiyor. Arada parlak fikirler çıksa da net ve tatmin edici değil. Sadece STK’lar ile istişare yetmez. İşin uzmanlarını unutmamak lazım. Mesela esnaf kentin kalbidir ve çözüm önerileri net ve sonuç odaklıdır. Yine, çocuklara mesela nasıl soracaksınız. En menfaatsiz talebi onlar yapar. Gençlere nasıl ulaşacaksın. Nasıl en ücradaki hanımefendiye ulaşacaksınız. Kentin farklı inanıştaki kişisi ile bu istişare mekanizmasını nasıl ihdas edeceksiniz. Bunu onları dinleyerek yapmanız, raporlar sunmanız hep yapılandırılmış ve edilgen süreçler içerir ve doğru bilgi alamazsınız. Öyle mekanizmalar oluşturmak lazım ki, en ayrıksı insan bile rahatça gelip ifade edip talepte bulunsun. Bunları çözünce bir bakıyorsun ki, gençlik merkezleri, çocuk alanları, kültür mekanları ve benzeri yapılar, durumlar çıkıyor karşımıza. Doğru soru sorunca, sonuçta üretilen iş de kaliteli ve doğru oluyor. Eskiler dermiş “kem aletle kemalat olmaz”.

 

Peki ama nasıl?

 

Katılım. Yönetime katılımın tüm kanallarını açmak lazım. Bunun için başkan ile doğrudan temas kurulması dahil tüm kanalları gerçekten açık tutmak lazım. Mesela bir konu olacak bunu her kesime sormak lazım. Her fikirden insan yaşıyor bu şehirde. Devlet, buraya para gönderirken yani belediyeye para gönderirken hangi kıstasla hareket ediyor. Nüfus sayısına bakıyor. Irka, dine, cinsiyete ve benzeri kriterlere bakmadan gönderiyor. Kişi başına para gönderiyor ve belediyeler de bu para ile şehri yönetiyor. Başkanlar, seçildikten sonra bunu unutuyor sanki. Keşke unutmasalar. Belediye seçimleri bir siyasal tercih serüvenidir. Buna bir itirazım yok. En çok teveccüh alan partinin adayı kazanıyor. Parti ile de ilişkisini kesmeli demiyorum. Ama bunun bir dengesinin olduğunu düşünüyorum. Kriterler koyarak yönetmek lazım, planlama ile adım atmak lazım. Başta itirazlar gelebilir ama sonra, herkes adaleti görünce hak verecektir. Neticede bu kent herkesin.

 

‘HESAP VERİLEBİLİRLİK DOĞRU ANLAŞILMIYOR’

Katılım bahsini biraz açar mısınız? Katılım nedir, nasıl yönetilir bu süreç?

Katılım dediğim şey, daha doğru ifadesi ile yerel katılım dediğimiz husus. Yani, yönetilenlerin, yönetme sürecinde aktif rol alması. Yönetişim ifadesi de kullanılıyor bu bağlamda. Bu konunun birkaç unsuru var. Bunlardan ilki, meşruluk dediğimiz ilke. Meşruluk alınan bir kararın halkın taleplerine uygun olmasıdır. Mesela oy verip belediye meclisi seçiyoruz. Belediye meclisi, bir yeşil alanı konut alanına çeviriyor. Bu karar kanuna uygun olabilir. Yani belediye meclisi “ihtiyaca binaen (!)” bir yeri yeşil alandan konut alanına çevirebilir. Ama bu meşru değildir. Zira toplumun istifadesi için yapılan bu yerin, bir kişinin menfaatine özgülenmesi söz konusu olacaktır. Yani meşruluk yönetimin kararlarının ve çalışmalarının yine bunların sonucunda doğan işlemlerin halk tarafından kabullenilebilmesi veya halk iradesine uyumlu olmasıdır. Yönetişim için meşruluk yetmez. Bir şart da ekleriz. O da hesap verilebilir olmaktır. Bir karar verdi belediye, bunun tüm süreçlerini ortaya koyabilmelidir. Özellikle harcamalarının neler olduğunu bir hesap olarak ortaya istenmeden koymalıdır. Denetime açık olmaktır. Zor bir şeydir.

“Şayet siz bir yeri imara açıyorken bunu halk, meclis kararından sonra öğreniyorsa, hesap verilebilirlik doğru anlaşılmamış demektir. Ya da vatandaş harcamaları sorduğu zaman sizden cevap alamıyorsa bu ilke yok demektir. Kamu harcamalarının kaynağını yurttaş sağladığı için, her koşulda yurttaş hesap sorabilir; kamunun da hesap verebilir olması gerekir.”

Bir diğer ilke ise, hizmetlerin etkin ifa edilmesidir. Yani bir hizmet sunulurken, alınan sonuç vatandaşı memnun etmekte midir, ediyorsa, etkili bir yönetim var demektir. Kamusal hizmetler ve olanaklar eşit olarak halka ulaştırılabiliyor ve bu sonuçlardan yurttaşlar memnun oluyorlarsa bu durumda kamu yönetiminin etkinliğinden söz edilebilir. Aksi halde etkin olmayan bir belediye vardır. Bu işin son ilkesi de katılımdır. Meşru, hesap verilebilir ve etkin bir yönetim olmasına ek olarak vatandaşın katılımı önemli. Halk karar alma süreçlerine iştirak ediyor mu? Bunun araçları var. İlki kent konseyleri. Bunlar ne derece aktif. Her kesim temsil ediliyor mu? Bir diğer, meslek odalarının özellikle imar ile ilgili konularda ve daha teknik alanlarda bunlardan fikir görüş alınıyor mu? STK’lar belediye meclis toplantılarına katılıp fikir alış verişinde katkı sunuyor mu? Vatandaşın talebinin ne olduğu nasıl alınıyor, kimlere iletiliyor. Kısaca vatandaş ne derece karar alınmasına etki ediyor. Bunu sağlarsanız çok güzel bir yönetim anlayışı doğar.

 

Kent Konseylerinden bahsettiniz. Sizce yetersiz bir düzeyde mi?

 

Kent konseyleri önemli kurumlar. Belediyelerin üç organı var, başkanlık, encümen ve meclis. Bunlar icracı makamlar. Kent konseyi de bir organ bence. Konsey icracı değil, istişarî organ. Ama biraz kendine özgü bir yapısı var. Yerel Gündem 21 serüvenin okunması halinde ne olduğu daha da iyi anlaşılacaktır.

“Kent konseyi ‘bana buradan ses seda çıkmasın’ mantığı ile oluşturulursa, belediyelere gerçek katkı sunmuyor. Belediyenin bir müdürlüğü gibi çalışıyor. Hatta Türkiye’de birçok örneğini görüyoruz ki, belediyelerin kültür ve araştırma işlerini yapıyor, konse yler. Ya da belediye başkanının başı dara girince bir açıklama yapıyor.”

Ama bu işin güzel örneklerine bakınca, başkanın gerçekten dikkate aldığı birimlere dönüşüyor. Başkan katılıp, istişare ediyor. Özellikle konseyin genel kurullarının çok verimli geçtiğini gördüğüm örnekleri oldu. Başkan ile kenti için tartışan, ona akıl veren insanlar ve onları büyük sabırla dinleyen başkanlar. Bu işi yapan kimselerin üç şeyi içine sindirmiş olması lazım, bu benim gördüğüm örneklere göre yaptığım bir tasnif. Öncelikle bu kişilerin sabırlı ve dinleyici kişiler olması lazım. İkincisi bu kimselerin belediyenin veya başkanın değil de kentin taleplerini dile getirmekten çekinmeyen kişiler olması lazım. Son olarak da bir makam değil bir görev olduğunu unutmaması lazım. Konseylerle ilgili daha geniş bir sohbet yapabiliriz özce düşüncelerim bunlarım.

 

Konseylerle ilgili son bir soru… Kent konseylerinde genel kurulların önemi nedir?

Konseylerin yetkili kurulu, Genel Kuruldur. Kent konseyi dediğimiz şey teknik olarak genel kuruldur. Başkan ve yürütme bunun adına iş ve işlem yapar. Genel Kurul kentin bir bakıma iradesi sayılır. Birçok ilde konsey başkanın veya yürütmenin, genel kurulun üstündeymiş gibi algılandığını görüyorum. Oysa başkanın ve yürütmenin, genel kurulu sık sık toplaması lazım. Bakıyorsun kurulduğu dönem içerisinde belediye meclisinden tek karar çıkaramayan konseyler var. Ya da başkanın başı sıkışınca toplanan genel kurullar. Bunlar doğru değil. Bir de yürütme kurulundan karar alıp, “Kent Konseyi böyle karar verdi” diyorlar bu da doğru değil. Genel kurulun onaylamadığı veya yetkilendirmediği karar kent konseyinin görüşü değildir bilinmesini isterim.

 

‘BAŞKAN SESİ DUYULMAYANLARI DUYAN KİMSE OLMALI’

Katılımcılıktan bahsederken nasıl bir meclis oluşturmalı, bundan da bahsetmeden geçmeyelim?

Her kesimin temsili çok zor değil. Nitelik, temsil ve beceri kriterlerini koyup buna göre isim belirlemek lazım. Eğitim şartı, çevresinde tanınırlık ve kent için kafa yoran profili barındıran birçok isim var. Bunları değerlendirmeli partiler. Böylece gerçekten bir belediye meclisi oluşacaktır. Eskisi gibi değil şartlar değişti. Aile, aşiret ve benzeri etkenler eskisi kadar belirleyici değil. Kişinin bulunduğu ailesinde, çevresinde, aşiretinde değerli simaları becerikli insanları ve eğitim düzeyi iyi olanları var, bunları bulup çıkarmak lazım. STK’ları bu işin içine katıp, onlardan da temsilciler alıp belediye meclis üyesi yapmak lazım. Mesela mimarlar odası başta olmak üzere bu tip odalar mutlaka olmalı. Bir de şehrin sembol isimleri var onların da mecliste olması gerekiyor. Bu adam buradaysa oy veririm arkadaş dedirtecek türden insanlar. Ayrıca şehrin azınlıkları vardır. Bunu söylerken sadece dini anlayıştan bahsetmiyorum. Onların da dahil olduğu bir grup var. Sesleri çok çıkmayan, seslerini çok çıkaramayan kimseler. Bunların da belediye meclisinde olması lazım.  Bir ahenk olacak ve başkan bir virtüöz gibi yönetecek. İşte o zaman şehirde inanın sorun kalmaz. Kalsa bile çözüleceğine dair bir inanç doğar halkta, bu da çözümün ilk evresidir. Yine mali müşavirlerin, hukukçuların, gayrimenkul uzmanlarının, akademisyenlerin belirli oranda mecliste bulunması lazım. Ama sadece okumuşlar değil. Adam mesela kentte sevilen bir esnaf, eğitimi yok. Olsun onun gördüğü, duyduğu yaşadığı birçok üniversite eğitiminden evladır. Bunu da alacaksın bu işi inanarak ve samimiyetle katılımcılık inşa ederek kuracaksın. İnanın bu başkanı şehir unutmaz.

 

Son olarak tavsiyelerinizi alabilir miyim?

 

Bir belediye yönetmek mevzuatını okuduğum ve gezerek örneklerini gördüğüm kadarıyla; zor olduğu kadar kolay, karmaşık olduğu kadar sade, yorucu olduğu kadar rahat ve yükü ağır olduğu kadar da manevi hazzı yüksek bir iş. Bir insan, bir anda bir şehri değiştirebiliyor. Bir nesil ondan bahsediyor. Yaptığı şeyleri eserleri konuşuyor. Bu çok güzel bir haz bence. Bunun için ne yapmak lazım diye sorduğumda çıkan sonuç şu. Samimi olmak lazım. Öncelikle başkanın kişisel kapasitesini bilmesi lazım. Ne demek kişisel kapasite. Bir gecede her şeyi bilir hale gelemeyeceğini bilmeli. “Ben bilirim” havasına girmemeli. Her insan her şeyi bilemez. Bilse de bilemez. Bilmese de. Onu tamamlayacak ekibi hem bürokratik olarak hem de belediye meclisi olarak kurması lazım. Bu olmasa ABD Başkanlarının “topal ördek” hikayesine dönüyor. Planlıyor, yapacak adam bulamıyor. Yada kararlaştırıyor kendisi olmadan işi çevirecek kimseyi bulamıyor. Belediye tek kişi ile temsil edilir, ama tek kişi ile yönetilmez. Belediye meclisinin bir başkanı olur, amenna, ama oylamada bir çok el kalkar. Başkan muhataplarının insan olduğunu unutmamalı onları hesaba almalı. Bir diğer konu ise gerçek bir katılımdan yana olmak. Dinlemek, dinlemek için çaba sarf etmek. Mesela, vatandaş geliyor, başkanla görüşeceğim diyor, niye? Zira alt kademe işi çözmüyor, çözse adamın orada ne işi olacak. Halkın arasında olmak ve ulaşılabilir olmak lazım aksi halde, bir dönem başkanlık yaparsınız ve Allah size bu millete hizmet etme ve gönüllerinde yer etme imkanı vermez. Güçlü her vakit işini görür, başkan sesi duyulmayanları duyan kimse olmalı.

Mustafa ARISÜT/Röportaj-AJANS URFA

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR!

 

 

Bunu Sosyal Medyada Paylaş :

Haber Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.